Eyüp'ten Öyküler

Eyüp denildiğinde hemen herkesin aklına Eyüp Sultan Türbesi, Camii, Piyerloti kahvesi ve Feshane gelmektedir.

Oysa Eyüp'te bilmediğimiz öyle çok görülmesi, gezilmesi gereken yer var ki. Mimarileri geçmiş yaşama ait öyküleri o mekanlarda yaşayanların öyküleri ve çoğunluğu tekke, türbe cami vasfını taşıyan bu yapıların hazirelerinde yatanların öyküleri bilinmeye, mimarileri görülmeye değer.

Burada sizlere Eyüp Sultan denildiğinde bilinenlerin dışında neler var onların öykülerini anlatacağız ve buradaki ilk öykümüz Eyüp Nişanca mahallesinde yer alan Şeyh Murad Tekkesi'dir.

Yolumun üstünde olmasa da öyküsünü duyduğumdan beri bulduğum her fırsatta ziyaret ettiğim bir yapıdır vardır. Eyüp Nişancası’nda, zengin tarihi hüviyeti, değişik mekânları, zengin süslemeli mezar taşlarıyla dolu haziresi, çevresindeki eski Rami Mehmet Paşa tarafından yaptırılmış mektebi, ahşap evleri, yanı başında bir Sinan eseri olan Nişancı Mustafa Paşa Camii ile birlikte, eski şahsiyetini muhafazaya çalışan sokakların kesiştiği meydancığa bakan bir Tekke vardır: Şeyh Murad Efendi Tekkesi.....

Öylesine etkileyici bir öyküsü var ki tekrar tekrar okunsa anlatılsa dinlense insanın tamam artık diyemeyeceğini düşünüyorum.

Tekkenin öyküsünden önce adına tekke yaptırılan Şeyh Murat Efendi'nin öyküsüne bakalım. H.1050/M.1640 senesinde Semerkand’da doğan Muhammed Murad, Semerkand Nakibüleşrafı Seyyid Ali Efendi’nin oğludur. Babasına nisbetle Buhârî lakabıyla anılmaktadır.

Üç yaşında iken çocuk felci geçirerek ayakları kötürüm olan Muhammed Murad’ın bu hali,
onun ilim ve irşat vazifesini engellememiştir. Temel İslâmî eğitimini tamamlayıp hafızlığını
Semerkand’da yaptıktan sonra Hindistan’a gitmiş (1073/1663), orada ilim tahsiline devam ederken Nakşibendiyye-Müceddidiyye’nin kurucusu İmam-ı Rabbânî Ahmed Fâruk-ı Serhendî’nin (v. 1034/1624) oğlu ve halifesi Muhammed Ma‘sum (v. 1080/1669) hazretlerine intisap etmiş, daha sonra onun halifesi olmuştur.
1074/1664 senesinde hacca giden Muhammed Murad-ı Buhârî hac sonrası üç sene Hicaz bölgesinde ikamet ederek orada bulunan âlimlerden ders almıştır. İkinci haccından (1078/1668) sonra, dönüşte Kahire’de kalarak tefsir, hadis ve aklî ilimler ile meşgul olmuştur. İki sene sonra Şam’a gelerek evlenmiş, bu evlilikten Muhammed Bahâeddin ve Mustafa isimli iki erkek çocuğu olmuştur.

Şam ahalisinin teveccühünü kazanan Murad-ı Buhârî, İstanbul eşrafının ısrarlı davetleri üzerine İstanbul’a gelmiş (1092/1681), ulema ve devlet erkânı tarafından sevgi ve büyük bir heyecanla karşılanmıştır. Şeyhülislam Feyzullah Efendi (v. 1115/1703) gibi zatlar başta olmak üzere birçok insan, Şeyh Murad Efendi’ye intisap etmiş, Anadolu’da Nakşibendiyye’nin Müceddidiyye kolunun temeli bu zatla atılmıştır. (Tanman 1994: 514).
Muhammed Murad hazretleri, İstanbul’da kaldığı esnada Eyüp’ün Nişancı Mahallesi’nde ikamet etmiş, bu esnada Şeyhülislam Damad-zâde Ebülhayr Ahmed Efendi (v. 1154/1742)1 tarafından bugünkü tekke, kendisine tahsis edilmiştir. Beş yıl sonra, önce Şam’a, oradan da umreye gitmiş, bir sene sonra tekrar Şam’a dönmüştür (1098/1686).

1130/1717’de tekrar İstanbul’a gelen Şeyh Murad-ı Buhârî, önce Eyüp’teki Hüseyin Efendizâde Bahçesi’nde, daha sonra da Reisü’l-etıbba Nuh Efendi Yalısı’nda ikamet etmiş, kendi adıyla anılan Nişancı (Nişancı-i Atik, Nişancıpaşa) Mahallesi’ndeki tekkenin hem müderrislik hem de şeyhlik vazifesini vefatına kadar yürütmüştür.

12 Rebîulâhir 1132/21 Şubat 1720 Salı gecesi vefat eden Şeyh Muhammed Murad-ı Buhârî hazretlerinin cenaze namazında Hazret-i Hâlid (Eyüp) Camisi ve meydanı kâfi gelmediğinden cemaat bir müddet yerinden kımıldayamamıştır. Şeyh Murad-ı Buhârî’nin çileli hayat yolculuğu, kılınan cenaze namazından sonra kendi adına tahsis edilen Nişancı Meydanı’ndaki tekkenin dershane kısmında son bulmuştur.

Külliye; mescid, semâhâne, türbe ve medrese ile yıkılan selâmlık ve harem binâlarından meydana gelmektedir. Tekkenin şadırvanı ve çeşmesi bugün mevcud değildir.
Kaynaklarda “..... avluyu cennet misâli tezyin eden güllerin, karanfillerin, menekşelerin ve çeşit çeşit ağaçlara mahsus çiçeklerin hafif hafif esen rüzgârla etrafa neşrettikleri güzel ve lâtif kokular, diğer taraftan selsebil-i cinân’ı andıran şadırvandan dökülen rahmet misâli suların çıkardıkları sesler…» .. ve serbestçe dolaşan ceylânlar…” şeklinde bahsedilen dergâh, senenin 365 günü her meşrebden insana gece ve gündüz açık olup, geniş ve ufkî bir tefekkür sistemine sahipti ve zamanının yeniliklerine de öncülük ederdi.

Taassubun «şeytanarabası» diye tepki gösterdiği –Türkiye’ye ilk defa gelen-üç bisikletten birisi dergâha alınmıştır. Selâmlık ve harem binaları arasında Löklanşe piliyle çalışan bir irtibat sistemi kurulmuştur. Bir zamanlar ceylanlar dolaşacak kadar geniş bir bahçesi olan bu mekân, tekke ve zaviyelerin kapatılmasıyla sahipsiz kalmıştır. Şeyh Murad Tekkesi, işgal edilerek harap hale gelmiş, ahşap olan selamlık ve harem binaları ise yakacak temini maksadıyla 1977 yılında işgalciler ve çevre sakinleri tarafından yıkılmıştır (Tanman 1994: 514). Tekke 2005 yılında “Tarih, Kültür ve Çevre Koruma Derneği (TAÇEV)”ne tahsis edilmiş olup tekkenin röleve, restitüsyon ve restorasyon projeleri, dernek tarafından hazırlatılarak Anıtlar Kurulu’na onaylatılmıştır. Şeyh Murad-ı Buhârî Tekkesi, Kasım 2010 tarihi itibariyle İlim Kültür ve Sanat Vakfı (İLKSAV)’na tahsis edilmiş olup restorasyon çalışmaları devam etmektedir.

Bu restorasyon çalışmasının en kısa zamanda tamamlanarak bu güzide mekanın ziyarete açılmasını temenni ediyoruz.